
Sonun Başlangıcı: Küresel Isınma
25 Mayıs 2021 0 Yazar: Mad Jack• Ortalama okunma süresi: 9 dakika
Günümüzde Dünya’nın ortalama yüzey sıcaklığı hızla artıyor. Küresel ısınma olarak adlandırılan bu durum, insan etkinlikleri sebebiyle atmosferdeki karbondioksit miktarının aşırı artmasından kaynaklanıyor. Buzullar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor; sel, fırtına, hortum, kuraklık ve orman yangınları gibi doğal afetler artık daha sık görülüyor. Üstelik ciddi önlemler alınmazsa insanlığı çok daha kötü sonuçlar bekliyor.
Dünya’nın yaşanabilir bir gezegen olmasını sağlayan etkenlerin en önemlilerinden biri atmosferdeki sera gazlarıdır. Sera gazları olmasaydı Dünya -18 °C olur, tüm sular donar ve gezegenimiz yaşama elverişsiz bir hale gelirdi. Peki, sera gazları Dünya’nın ısınmasına nasıl katkıda bulunur? Atmosferdeki sera gazları Dünya’dan yayılan ısıyı önce soğurur, ardından tekrar yayar. Böylece yeryüzünden uzaya doğru yayılan ısının bir kısmını geri yansıtarak sera etkisi yapar ve Dünya’nın daha sıcak olmasını sağlar. Aynı tür iki atomdan oluşmayan herhangi bir gaz molekülü, ısıyı soğurup yeniden yayabilir. Dolayısıyla atmosferdeki H2O (su buharı), CH4 (metan), CO2 (karbondioksit), CO (karbonmonoksit), NO (azotmonoksit), NO2 (azotdioksit) ve O3 (ozon) gibi aynı tür iki atomdan oluşmayan tüm gazlar sera gazıdır. Atmosferin yaklaşık %99’unu oluşturan azot ve oksijen gazlarıysa sera gazı değildir. İşte bu gazlar sayesinde Dünya’nın ortalama yüzey sıcaklığı 15 °C civarında kalabilmekteydi, ta ki sanayi devrimi ile başlayan sürece kadar (Houghton, 2005: 1346-1348).
Dünya’nın ortalama yüzey sıcaklığının 20. yüzyılda yaklaşık 0,7 °C arttığı bilinmekte ve ısınma giderek hızlanmaktadır. 1980’lerden beri her on yılda bir karaların ortalama sıcaklığı 0,25 °C, denizlerin ortalama sıcaklığı da 0,13 °C artmaktadır. 20 bin yıl önce Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarının kuzey kısımları buzullarla kaplıyken, atmosferdeki karbondioksit derişimi 180 mg/l idi. Sanayi devriminden önce bu değer 280 mg/l’ye çıkmıştır. Bugünse yaklaşık 415 mg/l civarında ve artmaya devam etmektedir. Bir başka deyişle sera etkisi artık insan faaliyetleri nedeniyle doğal olmayan bir şekilde artmaktadır ve bu da günümüze kadar küresel ortalama sıcaklığın yaklaşık 1 °C artmasına neden olmuştur.
Diğer taraftan pek çok kişi, küresel ısınma ve iklim değişikliğini eş anlamlı olarak değerlendirirken, bilim insanları şu anda gezegenimizin hava ve iklim sistemlerini etkileyen karmaşık değişimleri tanımlarken “iklim değişikliği” tamlamasını tercih ediyor. Bunun kısmi nedeniyse birçok alan ısınırken bazı alanların da kısa vadede soğuması. İklim değişikliğini kavramak ve uzun vadede faydalı tahminlerde bulunmak için Dünya’nın birçok farklı yönünü anlamak gerekiyor. İklim değişikliği, Dünya sisteminin farklı bileşenleri arasındaki etkileşimi içerir. Bu bileşenler; biyosfer, bitki örtüsü ve karbon dahil olmak üzere atmosfer, okyanus, kara ve buzullardır.
Dolayısıyla küresel ısınmanın sebep olduğu sel, fırtına, hortum gibi doğal afetlerin de ötesinde, insanlık için potansiyel olarak yıkıcı sonuçları olan, önlem alınmazsa kontrol edilemeyecek çapta bir iklim değişikliği riskiyle karşı karşıyayız. Antarktika’nın erimesi bekleniyor, ki bu sadece oradaki canlılar için bir risk değil. Bu, daha çok Güneş radyasyonu emen deniz sularının yükselmesi, buzulların erimesi demek. Buzulların erimesi de Dünya’dan ısıyı geri yansıtacak buzulların azalması, dolayısıyla havanın giderek ısınması anlamına gelmektedir (Houghton, 2004a: 147). Dahası buzulların erimesi ve denizlerin yükselmesi sonucu, toplumlar göç etmek zorunda kalacak. Örneğin, deniz seviyesine yakın Bangladeş ve Maldivler gibi ülkelerde yaşayan kesim topraklarını terk edecek (Houghton, 2004b: 150). Artan sıcaklıklar ve ormanların tahrip olması sonucu ani yağışlar olacak. Su döngüsünün değişmesi de sel felaketleri ve kuraklıklarla sonuçlanacak. Çok sayıda canlı türü yok olacak ve bunun ekosistemlere etkisinin ne olacağı bile henüz tam olarak bilinmemektedir. Kakao çekirdekleri, ılık ve nemli iklimlerde yetişebildiğinden küresel ısınma sonucunda yaşanacak öngörülemez mevsim koşulları, kakao üretimini de sınırlayacak (Ajijah ve diğerleri, 2021: 1).
Yaşanabilecek olası olumsuz senaryodan kurtulabilmek adına bilim insanları, küresel sıcaklık artışını sanayi devrimi öncesi sıcaklığa kıyasla 2 °C’nin altına düşürmenin önemli olduğu konusunda devletlere uyarılarda bulunuyor. 2015 yılında, dünyanın her yerinden ülkeler, Paris Anlaşması aracılığıyla bu sınıra uymayı ve 1,5 ° C’ye mümkün olduğunca yakın bir sınır hedefleyerek daha iyisini yapmayı taahhüt etti. Diğer bir deyişle yaklaşık 2070 yılına kadar dünyayı “karbon nötr” hale getirmek üzere anlaşıldı. Tabii, karbon emisyonu yayılımının kısa sürede durdurulamayacağı açık. Gerekli olan, kişi başına emisyonları yüksek olan ülkelerin, enerji bazlı yoğun yaşam tarzlarını basitleştirmek için sürekli bir çaba göstererek durumu önceliklendirmesi ve halkın da kişisel hayatlarında mümkün olduğunca çabuk bir zamanda harekete geçmesidir.
Bu küresel acil duruma karşı yapılması gerekenler bir tarafa, BBC’nin haberine göre, Birleşmiş Milletler verilerine dayandırılan raporda, dünyanın en zengin %1’lik kesiminin, en yoksul yüzde %50’nin iki katı karbon salınımına neden olduğu belirtilmektedir. Ayrıca raporda “kirletici elit” olarak anılan en zengin %5’lik kesim, 1990-2015 yılları arasındaki karbon emisyonu artışının %37’sinden sorumlu (Harrabin, 2021). Yani, gelecekte en fakir ülkeler için küresel ısınmanın etkilerine karşı umutların tükenmemesi için zenginlerin herkesten daha fazla kişisel hayatını değiştirmesi gerekmektedir. Öte yandan günümüzde hala dünya ekonomisini şekillendirebilen petrol gibi bazı sektörlerin en zengin şirketlerinin, küresel ısınmaya ilişkin alınan önlemlerin ertelenmesi adına bir uğraş içerisinde olduğu iddia edilmektedir. 2019’da yayımlanmış bir raporda, aralarında BP ve Shell’in de bulunduğu en zengin beş petrol ve gaz şirketinin; iklim değişikliğiyle mücadele politikalarını geciktirmek, kontrol etmek veya engellemek için yılda yaklaşık 200 milyon dolar harcadığı belirtilmiştir. Üstelik bu şirketlerin, sektöre yaptıkları yatırım her yıl biraz daha artarken bu yatırımların sadece %3’ü düşük karbonlu projelere yönelik (Laville, 2019).
Küresel ısınma ile mücadele etmek çok zor bir görev gibi görünebilir ancak küresel ısınmayla mücadelede kişinin özellikle yemek yeme alışkanlıklarını -diyetini- değiştirmesi gibi bireysel olarak alabileceği birçok hayati önlem bulunmaktadır. Dahası, evlerimizdeki ampullerin değişimi gibi oldukça basit bir önlem bile ciddi farklar yaratabilir. Öyle ki 60 Watt’lık standart bir ampul yılda 152 kg CO2 üretmektedir. Bunun yerine LED ampul kullanıldığında CO2 üretimi 22 kg seviyesine kadar inmektedir (Frondel ve Lohmann, 2011: 3178-3179).
Bu yüzden alınması gereken önlemlere ilişkin üzerinde durulması gereken iki ana odak vardır. Birincisi özellikle küresel ısınma kaynaklı iklim değişikliğinin kesinlikle gerçekleştiğini kavramak ve bu durumun, geri döndürülemez olsa da yavaşlatılabilir ya da en iyi ihtimalle sabit hale getirilebilir olduğunu bilmek. Küresel ısınmayı önleme çabalarımızı geciktirirsek olası tahribata ayak uydurmaksa çok daha zor olacaktır. Nitekim küresel ısınma açısından önemli olan, atmosferde depolanan toplam sera gazı miktarıdır. Dolayısıyla emisyonu azaltmayı ertelersek karbon nötrlüğüne ulaşma hedefi ve tarihi aynı kalırken, atmosferde sera gazları birikmeye devam edecek. Bu da ileride, indirgeme oranını artırma ve süreci hızlandırmak zorunda olma anlamına gelir ki, üstesinden gelinmesi pek de mümkün bir durum değildir. İkinci olarak, “antropojenik” karbon yutakları denilen, yani fotosentez yoluyla karbon depolayan ormanların ve çayırların, korunması ve geliştirilmesi gerekmektedir. Yayılan CO2‘in bir kısmı okyanuslar ve öldüğünde dahi kendisiyle birlikte 33 ton karbondioksiti hapseden balinalar tarafından emiliyor (Chami ve diğerleri, 2019: 35) olsa da tek başlarına yeterli değildirler. Bu yüzden ormanlar için doğrudan bir sorumluluğumuz var fakat bugün Brezilya’da ormanları yok etmeye devam ediyoruz. Aksine yapılması gereken, bu plantasyonların mevcut iklim değişikliğine karşı direnç yaratması ve biyolojik çeşitlilik için elverişli bir zemin sağlamasından ötürü ağaçlandırma çalışmalarını artırmaktır.
Dünyada pek çok ağaçlandırma projesi yapılmaktadır ancak ormansızlaşma çok yüksek olduğu için yetersiz kalmaktadır. Bunun en büyük nedenlerinden biri, insanların ete olan erişilebilirliğini artırmak için hayvancılık endüstrisinde yapılanlardır. 2006’da Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanan bir rapora göre, hayvancılık sektörü ulaşım araçlarının yarattığından bile daha fazla sera gazı emisyonuna sebep olmaktadır. Durum bununla kalmayıp otlakların yaklaşık %20’sinin aşırı otlatma ve erozyon nedeniyle bozulmuş olduğu belirtilmektedir (Cooper, 2018: 18). İngiltere’de binlerce kişi üzerinde yapılan bir başka çalışmada, yapılan diyetle sera gazı salınımı arasında doğrusal bir ilişki olduğu görülmüştür. Buna göre, daha az hayvansal besin tüketenlerin, daha az sera gazı salınımına yol açtığı gözlemlenmiştir (Scarborough ve diğerleri, 2014: 188). Bu gibi çalışmalar, et ve diğer hayvansal ürünlerin alımının ve tüketiminin azaltılmasının iklim değişikliğiyle mücadeleye oldukça büyük bir katkı sağlayabileceğini göstermektedir. Ayrıca sağlıklı, sürdürülebilir bir diyet için diyet önerilerini güncellemeyi düşünen ulusal hükümetler de bu alanda adım atmaya başlamıştır. Buna örnek olarak; özellikle Fransa ve Almanya’daki ekoloji partilerinin attığı adımlar dışında, Helsinki’de öğrencilere haftanın bir günü vejeteryan menünün zorunlu kılınmasına ilişkin denemeler gösterilebilir (Lombardini ve Lankoski, 2013: 161).
Tabii, küresel ısınma ve iklim değişikliği bu denli bir hızla ilerlerken devletlerin her alanda çok daha ciddi önlemler alması ve bazı uluslararası görüşmelerin yapılması kaçınılmazdı. Bunun ışığında 1992 yılında Rio de Janeiro’da ilk imzalanan sözleşme, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’dir (UNFCCC). Mayıs 2000’de 184 ülkenin onayladığı sözleşmenin en büyük amacı, insan kaynaklı -antropojenik- çevresel kirliliklerin iklim üzerindeki etkilerine karşın, atmosferdeki sera gazı oranlarını düşürmek ve sabit bir seviyede tutmaktır (Greene, 2000: 353). Aynı sözleşme çatısı altında tarım, enerji ve ulusal kaynaklar gibi alanlarda iklim değişikliği hedeflerinin uygulanmasına yardımcı olmak için çeşitli görüşmeler gerçekleştirilmiş olsa da planlananlar tam olarak gerçekleştirilmemiştir.
Yine sözleşme kapsamında her yıl konferans düzenlenmesi kararlaştırılmıştır. Bu konferanslardan 11 Aralık 1997 yılındaki Japonya zirvesinde, Kyoto Protokolü imzalanmıştır. Bu sözleşme Rio’da imzalanan ilk sözleşmeye nazaran içerdiği daha somut hedeflerle önem teşkil etmektedir. Protokol, gelişmiş ülkelerin sera gazı salınımlarını 1990 yılına göre %5.2 azaltmalarını öngören bir antlaşmadır fakat protokole göre yapılması planlananlar ciddi yatırımlar gerektirmektedir. Özellikle sanayi devriminden sonra dünya ticaretine hâkim olan gelişmiş devletler, sözleşmenin şartlarına daha sıcak baksa da bazı ülkelerin sözleşmeye yanaşmamasından dolayı istenilen karbon emisyonu seviyesine, sözleşme imzalandıktan ancak 8 yıl sonra ulaşılabilmiştir. Gelişmekte olan ülkelerin sözleşmeye başlarda yanaşmak istememesinin en büyük nedeniyse özellikle ithalata bağımlı ülkelerin hem karbon emisyonunu kontrolde tutup hem de ülke refahını üst seviyede tutmasının oldukça zor olacağındandır (Babiker ve diğerleri, 2000: 535). Bununla birlikte emisyonu azaltmanın ertelenmesi ve sözleşmeye ayak uydurmayan ülkelerin çok ciddi kirlilik yaratması sonucu, bir noktada gerçekçi olmayan aşırı hızlı emisyon azaltım hedefleri gerekecektir (O’Neill ve Oppenheimer, 2002: 1972).
Tüm bunları önlemek adına 2015 yılında ülkeler, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında, 21. Taraflar Konferansı’nda, bu kez iklim değişikliğine uyum sağlama ve finansman konusunda daha bilinçli bir şekilde masaya oturmuş ve 2020’den sonra geçerli olacak Paris Anlaşması kabul edilmiştir. Küresel sera gazı emisyonlarının %55’ini oluşturan en az 55 tarafın anlaşmayı onaylaması koşuluyla 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girmiştir. Anlaşmanın sürdürülebilir bir gelecek bağlamında ana hedefi, küresel ortalama sıcaklık artışının sanayileşme öncesi döneme göre 2 °C altında tutulması; ek olarak bu artışın 1,5 °C’nin altında tutulmasına yönelik küresel çabaların sürdürülmesidir (United Nations, 2015: 3). Akabinde aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 195 ülke, Paris İklim Anlaşması’na imza atmıştır. Gerek belirtilen hedeflere ulaşmada gerek diğer maddelerde “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesi prensip olarak benimsenmiştir. Buna göre ülkelerin küresel iklim eylemlerine, kendi imkanları doğrultusunda mümkün mertebe katkı sunmaları öngörülmüştür. Başka bir deyişle Fransa ve Almanya gibi gelişmiş ülkelerin karbon salınımına ilişkin üzerine düşen görevler daha fazlayken; gelişmekte olan ülkelerin mutlak emisyon azaltımı yapması daha zor olduğundan, uyması gereken şartlar görece esnektir. Ayrıca ülkelerin gerçekleştirecekleri azaltım, uyum, finans, teknoloji transferi ve kapasite inşası konusundaki anlaşmanın temel hedefini yerine getirmeye yönelik faaliyetlerinin yer aldığı “Ulusal Katkı Beyanlarını” (NDC) her 5 yılda bir sunmaları şart koşulmuştur (Lawrence ve Wong, 2017: 279-280). Ne var ki belirlenen ilk karbon bütçesine uyulmamıştır ve ilerleyen dönemlerde iklim sorununun şu ankinden daha fazla seferberlik gerektireceği düşünülmektedir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin antlaşmaya olan yaklaşımına değinilecek olursa Türkiye, UNFCCC üyesi olup da antlaşmayı onaylamayan 6 ülkeden biri. Antlaşmayı onaylamayan diğer devletler ise Eritre, İran, Irak, Libya ve Yemen’dir. Uluslararası ilişkilerin adeta iklim hedefleri üzerinden yeniden tanımlandığı bu dönemde, Türkiye esasen gelişmekte olan bir ülke olmasına rağmen UNFCCC’de Almanya, Fransa gibi gelişmiş ülkelerin yanında, Ek-1 ve Ek-2 grubunda yer aldığından Paris Anlaşması’nın öngördüğü finansal ve teknolojik yardımlardan faydalanamamaktadır (Özbek, 2017). Türkiye’nin talebi ise finans ve teknoloji desteklerine erişebilmek bakımından kendisi ile benzer konumdaki ülkelerle aynı şekilde muamele görmesidir. Öte yandan Paris Anlaşması ile Kyoto Protokolü’nün zorunlu yükümlülükleri yumuşatılmış ve ülkelerin kendi belirlediği hedefler doğrultusunda azaltım yapmasına imkân verilmiştir. Bu uğurda Türkiye “Ulusal Katkı Niyet Bildirimi”nde (INDC), sera gazı emisyonunda 2030 yılına kadar %21 azaltım hedeflediğini beyan etmiştir. (Canpolat Bıçakçı, 2019: 12).
Toparlanacak olursa özellikle sanayi devriminden sonra insan faaliyetleri nedeniyle hızla artan karbon emisyonu ve yüzey sıcaklığı; doğal afetlerden buzulların erimesine, buzulların erimesinden kakao üretimine kadar pek çok alanda etkisini göstermektedir. Öyle ki süreç bu hızla ilerlerse kuraklık, iklim göçü, aşırı fakirleşme, dolayısıyla ölümler ve kimi canlı türlerinin neslinin tükenecek olması gibi felaketler yaşanabilecekler arasında. Bu yüzden, Dünya’nın daha fazla ısınmasını ve doğal dengelerin bozulmasını engellemek adına fosil yakıtların kullanımını azaltıp güneş ve rüzgâr enerjisi gibi çevre dostu enerji kaynaklarının tercih edilmesinin yanı sıra evlerimizdeki ampulü değiştirmeye kadar daha birçok irili ufaklı önlem alınabilir. Teknik olarak erişilebilir karbon nötrlüğü amacıyla devletler de tarım, gıda, ulaşım, emlak, sanayi, turizm vb. alanlar nezdinde işin geri dönülemez boyutlara ulaşmaması için görüşmelerini sıklaştırdı ve en son Paris İklim Anlaşması’yla sürdürülebilir bir gelecek için daha net bir adım atıldı. Tüm bunlara karşın, yapılması gerekenler yapılmazsa bilim insanlarının da öngörüleri üzerine, uzun vadede yaşanacak bir gelecek kalmayacak.
Kaynakça
Ajijah, N., Darwati, I. ve Ibrahim, M. S. D. (2021). Developing in vitro selection methods to high temperature stress in pruacan and cacao. IOP Conference Series: Earth and Environmental Science. 724: 1. doi:10.1088/1755-1315/724/1/012083
Babiker, M., Reilly, J. M. ve Jacoby, H. D. (2000). The Kyoto Protocol and developing countries. Energy Policy. 28(8): 535. doi:10.1016/S0301-4215(00)00033-1
Canpolat Bıçakçı, S. (2019). İklim Değişikliğinin Ekonomi Politiği ve Türkiye. İnsanların Doğayla Kenetlenmesi-Kentte ve Doğal Alanda, Kutuplardan Ekvatora (s.112), Ankara: Ankara Üniversitesi Yayınları. 8-9 Nisan 2017. http://hdl.handle.net/20.500.12575/69347
Chami R., Cosimano T. F., Fullenkamp, C. ve Oztosun, S. (2019). Nature’s solution to climate change: A strategy to protect whales can limit greenhouse gases and global warming. Finance & Development, December 2019: The Economics of Climate. 56(4): 35. doi:10.5089/9781498316880.022
Cooper, L. L. (2018). A new veganism: How climate change has created more vegans. Granite: Aberdeen University Postgraduate Interdisciplinary Journal. 2(1): 18. https://www.abdn.ac.uk/pgrs/documents/Grantie%20Vol%202%20-%20Leanne%20Cooper.pdf
Frondel, M. ve Lohmann, S. (2011). The European Commission’s light bulb decree: Another costly regulation?. Energy Policy. 39(6): 3178-3179. doi:10.1016/j.enpol.2011.02.072
Greene, L. A. (2000). United Nations framework convention on climate change. Environmental Health Perspectives. 1081(81): 353. https://ehp.niehs.nih.gov/doi/pdf/10.1289/ehp.108-a353
Harrabin, R. (13.04.2021). World’s wealthiest at heart of climate problem. BBC. https://www.bbc.com/news/science-environment-56723560, (05.05.2021).
Houghton, J. (2004). Global warming the complete briefing (3. baskı). New York: Cambridge University Press. ss. 147-150.
Houghton, J. (2005). Global warming. Reports On Progress In Physıcs. 68: 1346-1348. doi:10.1088/0034-4885/68/6/R02
Laville, S. (22.03.2019). Top oil firms spending millions lobbying to block climate change policies, says report. The Guardian. https://www.theguardian.com/business/2019/mar/22/top-oil-firms-spending-millions-lobbying-to-block-climate-change-policies-says-report, (05.05.2021).
Lawrence, P. ve Wong, D. (2017). Soft law in the Paris Climate Agreement: Strength or weakness?. Special Issue: International and EU Law on Air Pollution. 26(3): 279-280. doi:10.1111/reel.12210
Lombardini, C. ve Lankoski, L. (2013). Forced choice restriction in promoting sustainable food consumption: Intended and unintended effects of the mandatory vegetarian day in Helsinki schools. Journal of Consumer Policy. 36: 161. doi:10.1007/s10603-013-9221-5
O’Neill, B. C. ve Oppenheimer M. (2002). Climate change: Dangerous climate impacts and The Kyoto Protocol. Science. 296(5575): 1972. doi:10.1126/science.1071238
Özbek, C. (08.11.2017). Türkiye neden henüz Paris Anlaşması’na taraf değil?. DW. https://p.dw.com/p/2nJez, (05.05.2021).
Scarborough, P., Appleby, P. N., Mizdrak, A., Briggs, A. D. M., Travis, R. C., Bradbury, K. E. ve Key, T. J. (2014). Dietary greenhouse gas emissions of meat-eaters, fish-eaters, vegetarians and vegans in the UK. Climate Change. 125: 188. doi:10.1007/s10584-014-1169-1
United Nations. (2015). The Paris Agreement. s. 3.